Not: Bu yazı Emrah Safa Gürkan’ın “Para, Sikke ve Borç: David Graeber” isimli videosundan derlenmiştir.

Giriş: Paranın Bildiğiniz Hikayesi Bir Efsane Olabilir mi?

Okulda hepimize paranın tarihi hakkında basit bir hikâye anlatıldı: İnsanlar başlangıçta ihtiyaçlarını takasla karşılıyordu; bu sistem pratik olmayınca ticareti kolaylaştırmak üzere para icat edildi. Peki ya bu hikâye, mevcut ekonomik düzeni meşrulaştırmak için tasarlanmış politik bir efsaneden ibaretse? Ya paranın, borcun ve ekonominin temelleri bize anlatılandan çok daha farklı, hatta daha karanlık bir kökene dayanıyorsa?

David Graeber - Dept

Antropolog David Graeber, başyapıtı Borç: İlk 5000 Yıl’da tam da bu soruların peşine düşüyor. Tarihsel ve antropolojik verilerle, ekonomiye dair temel kabullerimizi yerle bir ediyor. Ona göre, paranın icadından borcun anlamına kadar bildiğimiz pek çok şey, gerçeği yansıtmayan ve politik amaçlara hizmet eden efsaneler. İşte o efsaneleri yıkan ve ekonomik sisteme bakışınızı temelden sarsacak 5 gerçek.

Takas Diye Bir Şey Aslında Hiç Olmadı

Ekonomi kitaplarının ilk sayfalarında yer alan “önce takas vardı, sonra para icat edildi” anlatısı tarihsel olarak karşılık bulmuyor. Antropolojik çalışmalar, kendi içinde takasla işleyen bir topluluk tespit edemedi. Birbirini tanıyan insanların oluşturduğu küçük topluluklarda ekonomik ilişkiler takas üzerine değil, daha insani ve karmaşık düzeneklere yaslanıyordu.

Parasız toplumlarda üç temel değişim biçimi öne çıkıyor:

Temel komünizm: “Bugün senin ihtiyacın var, ben karşılarım; yarın benim olur, sen karşılarsın.” Burada anlık bir hesap tutulmaz.

Karşılıklılık (denklik): Hediyeleşme ve eşitleme mantığı; Mauss’un “tabak gelir, tabak gider” örneğindeki gibi.

Hiyerarşi: Hükümdarın lütfu karşılığında itaat ve vergi.

Bu ilişkileri ayakta tutan şey kredidir; kelimenin kökü zaten güvene (lat. credere) dayanır. Birini tanıdığınızda para yerine güven çalışır; dolayısıyla paraya gerek kalmaz. Ortaçağ fuarlarında ve uluslararası ticarette yüzyıllarca senetlerin el değiştirdiği, alacak-borçların karşılıklı silindiği kliring toplantıları yapıldı; insanlar metal para taşımadan hesap birimi üzerinden mahsuplaştı. Takas ise ancak yabancılar arasında, ilişkisiz ve kişiliksiz anlarda devreye giren istisnaî bir pratikti.

Paranın Gerçek Kökeni: Ticaret Değil, Savaş ve Kapanmayan Hesaplar

“Lidyalılar parayı buldu” bilgisi de yanıltıcıdır. Bulunan şey para değil, sikkedir. Para, insanlar arasındaki ilişkileri ve yükümlülükleri rakamlarla kaydetme ve karşılaştırma işlemidir; icat edilen şey kavram olarak para değil, sikkenin kendisidir. Nitekim para, “hisleri rakama dökmek”le başlar: Birine minnetinizi, borcunuzu, yükümlülüğünüzü sayılabilir hâle getirdiğiniz an para (kavram olarak) doğar; sikke yalnızca bunun belirli dönemlerdeki fizikî token’ıdır.

Antik Lidya Sikkeleri

Sikkenin doğuşunu açıklayan güçlü çerçeve şudur: Asker–Köle–Maden–Sikke–Asker–Vergi döngüsü. Devletler savaş açtığında köle emeğiyle maden çıkarılır, sikke basılır; yabancı coğrafyada kimseye güven borcu yazdırma imkânı olmayan askere anlık, kişiliksiz bir ödeme aracı gerekir; sikke bunun için idealdir. Asker sikkeleri harcar, devlet o sikkeleri vergiyle geri toplar. Bu düzenin madenin olmadığı yerlerde tökezlemesi şaşırtıcı değildir; sikke rejimi sürdürülemez, sistem patlar. Tarihler boyunca periyodik borç afları/jübileler ve Atina’da Solon’un borçları sildirmesi gibi müdahaleler tam da bu tıkanmaları toplum yıkılmadan önce resetlemek için yapılmıştır.

Paranın en erken “parasal nesneleri” de çoğu kez bir borcu kapatmak için değil, ödenemezliğini sembolize etmek için kullanıldı. Bir hayatın bedeli olmaz; verilen nesne, borcun asla kapanmayacağını tescil eden bir simgeydi. Modern şirketlerin emekliye verdiği plaket, bu kadim sembolizmin güncel bir yankısıdır.

Bu şiddet–para sarmalının kültürel izdüşümü de var: MÖ 800–MS 500 arasındaki “büyük fikirler çağı”nda (Konfüçyüs, Buda, Yunan felsefesi, erken dinî metinler) piyasa değerlerinin kişiliksizleştirici etkisine bir ahlakî tepki yükseldi; cömertlik, infak, dünyevî hırsı sınırlama temaları güçlendi.

Borcun Anlamı 180 Derece Döndü: Eskiden Borcu Ödememek Esastı, Şimdi Borçla Köleleştiriliyoruz

Tarihsel olarak borç, bugünkü gibi utanılacak bir şey değildi; kişisel bağın devam etmesiydi. Borcun hemen ödenmemesi, ilişkiyi canlı tutan bir normdu. Modern kapitalizm bu anlamı tersine çevirdi: borcu suçlaştırdı ve toplumu disipline etmenin aracına dönüştürdü. Hepimiz, sürekli kâr/zarar hesabı yapan “küçük şirketler” gibi davranmaya zorlanıyoruz.

Bu dönüşümün kültürel yüzü, çalışma ahlakına sinmiş durumda: “Çalışmak ibadet gibidir.” Yararsız da olsa ofiste “8–5 oturmak” erdem sayılır; işini severek para kazanan kişiye çoğu zaman kuşkuyla bakılır. Akrabalık ve mahalle bağlarının doğal borç/hatır ekonomisi, yerini sözleşme ve yaptırıma bırakır; borç artık ilişkiyi sürdürmenin değil, itaatin aracıdır.

Kapitalizmin Temeli: Özgürlük Değil, Zorunluluk

Kapitalizmin “özgür ücretli emek” üzerine kurulduğu inancı yanıltıcıdır. Tarihte sözleşmeli kölelik (indentured servitude) olarak bildiğimiz düzen, yol masrafı karşılanmış insanların yıllarca zorunlu çalışmasını dayatıyordu. Bugün bunun çağdaş biçimi, temel eşiklere (eğitim, barınma) erişmek için alınan devasa kredilerdir; insanlar on yıllar boyunca borç öder. Bu yüzden kapitalizmi, temas ettiği herkesten daha fazla emek çekmek üzere tasarlanmış devasa bir borç/kredi aparatı olarak tanımlamak isabetlidir.

Kapitalizm pazardan farklıdır: Pazar, mal ve hizmetlerin el değiştirdiği geniş bir alandır; kapitalizm ise paradan para yapma mantığı ve sürekli büyüme zorunluluğuyla ayrışır. Tarihte genişleme (expansion) imkânı tıkandığında bu tip rejimler toslar; Roma’nın serfleşmeye kayan hikâyesi bunun örneğidir. Benzer biçimde maden ve şiddet altyapısı zayıfladığında sikke rejimleri de sarsılır. Buna karşılık güvene dayalı kredi/paranın (senetler, hesap birimleri) ticarette daha verimli çalıştığı dönemler olmuştur; Ortaçağ Avrupa’sında “sikke unutuldu, para unutulmadı”: insanlar görmedikleri altın/gümüş hesap birimleriyle fiyatlayıp kliring ile mahsuplaştılar.

Kâğıt paranın tarihindeki kritik ayrım da burada: “Bank note” aslında bir banka bonosu/senediydi. Uzun süre her bankanın kendi banknotu vardı; zamanla devletin banknotu baskınlaştı çünkü vergiler ve faturalar onunla ödenir. Standartlaşmayı asıl zorlayan şey, bu vergi gücü oldu.

Ekonominin Alternatifsizliği Yanılgısı: Bilim mi, Din mi?

Günümüz neoliberal düzeni, kendisini alternatifsiz bir gerçeklik gibi sunuyor. Farklı düşünenler ya alay ediliyor ya da marjinalize ediliyor. Prestijli üniversitelerde bile eleştirel seslerin dışarıda bırakılması tesadüf değil. Ekonomide başka hiçbir sosyal bilimde bu kadar çıplak duyulmayan bir etiket dolaşımda: “heterodoks.” Bu dil, adeta bir kilise–zındık ayrımı kuruyor; dogmalar, kutsal metinler ve aforoz mekanizmalarıyla çalışan bir inanç rejimi gibi.

Bu iklim, yalnızca fikirleri değil, yoksulluk algısını da şekillendiriyor. Yoksulluğu DNA, kişisel ahlâk veya bireysel tercihe indirgemek, borç–kredi rejiminin yapısal doğasını perdeleyen rahatlatıcı bir masal. “Kredi ağları yoksulluğu çözer” denirken, kimin, hangi koşulda, hangi güç ilişkisi içinde kredilendirildiği sorusu çoğu kez dışarıda kalıyor. Sonuç: Alternatif öngörüler ciddiye alınmıyor; önerenler itibarsızlaştırılıyor; tartışma zemini ise “bilim” kılığına girmiş bir alternatifsizlik siyaseti tarafından daraltılıyor.

Sonuç: Zincirlerimizi Fark Etmek

Graeber’ın işaret ettiği gerçekler, paraya, borca ve ekonomiye dair kabullerimizin ne “doğal” ne de “kaçınılmaz” olduğunu gösteriyor. Bunlar tarihsel olarak inşa edilmiş, çoğu kez şiddet ve sömürüyle yoğrulmuş kurgu ve pratikler. Para, en güçlü hâlini insanların birbirini insan olarak bile görmediği kişiliksiz karşılaşmalarda alıyor; o yüzden hızla “paralaşan” dönemler kaçınılmaz biçimde ahlakî kriz üretiyor.

Bir zamanlar “borç” ilişkiyi canlı tutan bir bağ iken, bugün aynı borç itaatin düğümüne dönüşmüş durumda. Eğer bize “tek doğru” diye sunulan bu düzen, aslında binlerce yıllık tarihin sınırlı bir dönemine ait bir kombinasyonsa; o hâlde zincirlerimizi fark ettiğimizde, onlara neden bu kadar alıştığımızı da anlayıp gerçekten yeni dünyaları ciddiyetle kurmayı deneyebiliriz. Çünkü tarih, borçları ve rejimleri zaman zaman sıfırlamanın—Solon’dan jübilelere, kliringden borç affına—mümkün olduğunu defalarca gösterdi.